Zaman: 20 Ağustos 2008, 15:02

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




 1. sayfa (Toplam 1 sayfa) [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: DEĞİŞEN DÜNYADA NEVRUZ VE KÜLTÜREL KORUNUM
MesajGönderilme zamanı: 08 Şubat 2008, 22:27 
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 26 Ocak 2008, 11:28
Mesajlar: 300
Konum: Kayseri - Kırşehir - Kaman
Rep Puani: 0

Arti Rep puani verEksi Rep puani ver
DEĞİŞEN DÜNYADA NEVRUZ VE KÜLTÜREL KORUNUM
Özgür ERTUĞRUL


Her yüzyıl kendi şartlarının belirleyiciliği sayesinde yeni olayların ve bu olaylara bağlı olarak yeni kavramların doğmasını sağlar. Fransız İhtilâli sonrasında dünya büyük bir değişim geçirdi. Bu değişimin temellerinde insanların dünyayı ve bu dünya içinde kendilerini algılayışlarındaki farklılıklar açıkça öne çıkıyordu. İhtilâl, sadece Fransa’yı etkilememiş, dünya üzerinde yaşayan çeşitli milletlerin kendi kültürlerinin farkına varmasını sağlamıştı. Bir süre öncesine kadar bir etnik birliktelik olmaktan öte bir şey olmayan birçok topluluk milletleşme isteği ile ortaya çıkmıştır. Fransız İhtilâlinin dünya üzerinde asıl beklenmedik etkisi de bu noktada ortaya çıktı. Milliyetçilik dünyayı saran bir akım olmakla kalmadı, haritaların değişmesine bile neden oldu. Yeni devletler kuruldu ve bu milletler kendi millî kültürlerini ortaya koymak için halkbilimi(folklore) araştırmaları yapmaya başladılar. Finlilerin bütün dünyaya kendilerini kabul ettirmekte Kalevelâ Destanı’nı etkili bir şekilde kullanmaları bunun en iyi örneklerinden biridir. Bu büyük değişim karşısında pek çok büyük imparatorlukta tutunamadı. Avusturya-Germen İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu bundan en çok etkilenen devletler oldular. Etnik unsurlar ayaklandı ve devletler parçalandılar. Osmanlı Devleti’nin kendi içinde bir birlik sağlamak için geliştirdiği Osmanlıcılık ve İslâmcılık akımları da milliyetçi akımların karşısında tutunamadı. Bu açıklama ilk etapta yeterince genelleyici gibi görünmese de sadece Osmanlı Devletinin içinden yeni bir çok devletin çıkmasına neden olmakla kalmamış, Osmanlı Devleti’nin aslî unsuru Türklerin de Türklük temelinde yeni bir devlet kurmalarının da sağlamıştır. Peki yeni kurulan devletler kendi varlıklarını tüm dünyaya kabul ettirmek ve daha da önemlisi kendi halkına bir millet olma yolunda halkbilimi araştırmalarına bu kadar önem verirken Türkiye’de bu konuya ne kadar önem verildi. Ne yazık ki Türkiye’de Folklor araştırmaları 1930’lu yıllara kadar – hatta bu tarihten günümüze kadar - birkaç şahsi teşebbüs göz ardı edilirse tamamı ile ihmal edilmiştir. Finliler, Almanlar, Ruslar, Yunanlar kendi kültürlerinin belirleyicisi olarak işaret ettikleri destanlar üzerine çalışan enstitüler kurmuş, halkbilimi arşivleri tutmuş, teoriyi görsel olarak destekleyecek müzeler açmışlardır. Türkiye ise batılılaşma ve modernleşme kelimelerinin büyüsü altında kendi kültürü üzerine araştırmalar yapmak bir yana batının kaynaklarından yararlanarak yeni bir millet yaratmayı hedeflemiştir. İlk etapta ilim ve fen alanındaki hedefler zamanla yaşamsal alana da aktarılmış ve bir kendi kültürünü reddetme kültürü (!) ön plâna çıkarılmıştır. İşte bu etkiler altında pek çok gelenek yok olmuş ya da hor görülmüştür. Bu veriler birkaç üniversite kürsüsünün araştırma alanı içinde anılmaktan ileri geçmez olmuştur.
Yukarıdaki uzun giriş Türkiye’de Türk halkbiliminin ve araştırmalarının önemine işaret etmek ve de yeni dünya düzeni içinde Türk kültürünün korunabilmesi konusunda sağlam temeller yaratmak amacıyla yazıldı. Zira son yıllardaki moda bir kavram, dünyanın çehresinin yeniden değişmesinin örtüsü olarak öne çıkıyor: küreselleşme. Küreselleşme Fransız İhtilâli gibi büyük gürültüler ve savaşlarla değiştirmiyor dünyanın çehresini ve bu yeni kavram modern(ist) dünyanın kavramlar düzeneğinde anlam kazanamıyor, daha çok postmodern dünyanın kavramlar düzeneği onu açıklayabilmemizi kısmen sağlıyor.
Küreselleşme, bize göre herhangi bir güç odağının yaratmadığı ama yine de hakim kuvvetler için daha olumlu etkiler ile ortaya çıkan bir kavram. M. Öcal Oğuz’da aynı noktaya temas ediyor: “Küreselleşme, dünyayı hızla tek biçimli hâle getirmektedir. Dolayısıyla, yerel renkler ve faklılıklar ortadan kalkmakta, dünya kültürel çeşitliliğini ve bu bağlamdaki ilginçliğini yitirmektedir. (.) Küreselleşme her kültürden birçok değeri ortadan kaldırmaktadır, ancak yıkım, küresel dinamikleri ellerinde bulundurmayan ulusların kültürlerinde yaşanmaktadır.” Kısacası dünya üzerinde ekonomik ve kültürel alanda kendini ortaya koyamayan uluslar çoğulcu bir kültür anlayışının bir parçası olmaya doğru gitmektedir. Postmodern romanlarda bile rastlanan bu çok kültürlü ve çok parçalı anlayış bir dünya kardeşliğini değil, tek bir kültürün yaşandığı tek tip bir dünyayı yaratma yolundadır. İşte ulusal kültürümüzü belirleyen öğeler ve buna bağlı olarak nevruz büyük bir önem kazanmaktadır.
Nevruz, Türklerde ve pek çok doğulu halkın kültüründe bazen farklı biçimlerle yer alan, dinî ritüel izleri taşıyan oldukça eski bir bayram olarak tanımlanmaktadır. Fakat nevruz Türkiye’de küreselleşme kavramının ortaya çıkışının çok öncesinde neredeyse unutulmuş ve ne yazık ki bazı illegal çevrelerin sahiplenmesi ile yasadışı bir etkinlik gibi görülür olmuştu. Son yıllarda atılan birkaç adım ile nevruz legal hâle getirilmiştir, fakat bundan fazla da ileriye gidilememiştir. Oysa küreselleşme karşısında kuvvetli unsurlar tutunabilmekte, diğer unsurlar ansiklopedik birer veri olmaya doğru gitmektedir. Nevruzun devlet tarafından sahiplenmesi yeterli değildir. Devletin nevruzu resmî bir bayram olarak kabul etmesi elbette önemlidir, ancak küreselleşen bir dünyada ayakta kalan kültürlerden biri olabilmek için nevruzu – ve benzeri kültürel unsurları - yeniden halka sevdirmek, önemini ve gereğini kavratmak gereklidir. İşte bu noktada eski usullerin ne kadar geçersiz olduğunun farkına varılması gerekiyor. Küreselleşmeye karşı bir cephe açmaktan ziyade, küreselleşmenin içinde onun silâhları ile bu oyuna –savaşa değil – katılmamız gerekiyor.
M. Öcal Oğuz “Sevgililer Günü ve Nevruz” adlı makâlesinde Saint Valentin gününün karakter değiştirerek sevgililer gününün ortaya çıkışını örnek göstererek bizim de nevruzu benzeri bir karakterle donatmamızın gereğinden söz ediyor. Sayın Oğuz, burada yeni dünya düzeninde ekonomik karşılığı olmayan bir şeyin yok olacağına dikkat çekiyor.
Nevruzun devletçe resmî ve legal bir bayram olarak kabul edilmesi, bazı resmî kuruluşlarda, özellikle de üniversitelerde rektör ve öğretim elemanlarının ateş üzerinden atladığı basit bir eğlence günü hâline dönüştürülmesi büyük bir yanlıştır. Elbette bunlara karşı değiliz. Nevruzun eğlence yanı muhakkak öne çıkarılmalı, hatta ekonomik sahada da her alana yansıtılmalıdır. Ama önce kendimize şunu itiraf etmeliyiz, nevruzu biz kendi elimizle bir kenara ittik ve onu dışladık, ondan kendimizi soğuttuk, nevruzun yaşamsal alanda karşılığı olmayınca edebî ve düşünsel alanda da karşılığı kalmamıştır. Öncelikle nevruzun simge ve sembollerinden yola çıkarak nevruzunda içinde yer alacağı halk müzeleri açılmalı, nevruz hakkında elde olan veriler yeni araştırmalar ile desteklenmelidir. Bu çalışmalar halk ile birlikte gerçekleştirilmeli devletin resmiyetçiliği ile nevruz kutlamaları bir protokole dönüştürülmemelidir. Halkın özellikle nevruzu yeniden benimsemesi bağlamında en etkili araç televizyon olacaktır. Son zamanlarda açıkça görüldüğü gibi halkımız İstanbul’un entelektüel çevresini anlatan sanatsal ürünlerinden çok –yalan yanlış da olsa- Anadolu insanını anlatan sanatsal ürünlere ilgi göstermektedir. Bu noktada özel bir hassasiyet gösterilmeli kitle iletişim araçları etkin olarak kullanılmalıdır. Bu iş bir çok zorluğu ve imkânsızlığı içerisinde taşımakla birlikte önemli bir ödevdir. Nevruz dünsel, sanatsal ve ekonomik alanda bir pazar yarattığı sürece var olacaktır. Aksi takdirde romantik bir tutumla söylenen birkaç söz nevruzu halkımızın kabul etmesini sağlamaz. Peters’in dediği gibi: “Adımlar izlenir, dudaklar değil.”Halkımızın kendine ait olanı kabul etmemesi, unutması hâlinde zamanla birbirine sıkı sıkıya bağlı olan yapılardan birinin parçalanması kültür binamızın yıkılmasına, en azından büyük zararlar görmesine neden olacaktır.
Peki dünya konjüktüründe nevruzu kabul ettirmek ne kadar önemlidir? Ulusal kimliğin bir parçası olan bu tür öğeler, özellikle 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın ortalarına kadar daha çok öne çıkarılıyordu. Çünkü pek çok millet kendini dünyaya kabul ettirme çabası içinde idi. Bu noktada hâlâ önemli çabalar var ve olmalı. Ancak bizim kendi kültürel öğelerimize sahip çıkmamız, bizi biz yapan unsurları korumamız gereklidir. İşte o zaman küreselleşen dünyada küreselleşmenin lehine işlediği devletlerden biri olabiliriz. Süreç tamamlandığında göreceği ki küreselleşme adı altında ulusallaşma süreci boyut ve kısmen içerik değiştirerek tekrarlanmış. Yeni dünyanın düzenine yabancı kalmamalı, onu her zaman iyi takip etmeli; ancak öncelikle ve öncelikle kendimize yabancılaşmamalıyız. Kültür evrenimizin her verisini yeni düzene yabancılaştırmadan kullanmasını bilmeli, böylece milletçe ayakta kalmalıyız.


Erciyes Üniversitesi Akademik Makale Yazım yarışması (Nevruz Konulu) 1.si




_________________
Paylaştıkça
Resim
Çevrimdışı
 Profil Özel mesaj gönder E-posta  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
 1. sayfa (Toplam 1 sayfa) [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Aranacak:
Geçiş yap:  
eXTReMe Tracker
cron
phpBB skin developed by: John Olson
Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye
phpBB SEOYoutube
Gizlilik Bildirimi